Kayıtlar

rüyalarım etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

uçuran elma

uzun beyaz sakallarıyla tanıdım bu ihtiyarı. sonradan sakalını kesip kalın, küt bir bıyıkla kalmıştı. neler diyorlardı onun için… vay efendim, yahudiymiş, kötüymüş, tehlikeliymiş, uzak durmalıymışım; bir ton laf… tanıdığım şu kısa süre içinde iyilikten, güleryüzden başka birşey görmemiştim ki ondan... yanılıyor olamazlar mıydı? pekâlâ olabilirlerdi. her geçen gün (yoksa dakika mı demeliyim?) bu ihtimale daha çok inanıyor ve bütün ikazlara rağmen temkinli bir iyimserlik içinde onunla görüşmeye devam ediyordum. ona o derece inanıyor, bilgi ve tecrübesinden öyle istifade ediyordum ki elindeki yeşil elmayı uzatıp “bu elma sana uçma kabiliyeti kazandıracak, ısır ve at kendini aşağı. uçtuğunu göreceksin” dediğinde, filmlerdeki gökdelenleri andıran yüksek bir yapının en tepesinden kendimi aşağı bırakmakta bir an bile tereddüt etmedim. ne var ki uçmuyor, düşüyordum. düşmek ne kelime, çakılıyordum resmen. “hani uçacaktım” diye can havliyle bağırırken, sesimin ona ulaşıp ulaşmadığından ...

plütonda

vakit öğle veya öğleye yakın olmalı ki güneş tepemizde. bulutsuz bir gökyüzünde ve en tepede parlarken dahi terletmediğine göre. mevsim de bahar. nerede olduğuma dair en ufak bir fikrim yok. basmamaya dikkat ettiğim çiçekler ve kahverengi gövdeleriyle çok uzaklarda bir yerde arz-ı endam eden birkaç ağaç da olmasa, ucu bucağı görünmeyen çayırlarla kaplı bir yer burası. arazi o kadar engebesiz ve tekdüze ki, ne kadar yürürse yürüsün hiç ilerlemediğini düşünüyor insan. ne nerede olduğumu biliyordum, ne de yol gösterecek biri vardı etrafımda. bu uçsuz bucaksız ve ıssız cennette, çaresizlik içinde, tek başına ve şaşkındım. kâh yürüyüp kâh koşarak ne kadar ilerledim bilmiyorum, geniş yaylar çizerek düzlüğü yaran bir dere kenarında buldum kendimi. suyu pırıl pırıl, tabanı parlak ve yassı taşlarla kaplıydı. derinliği ise bir karışı geçmiyordu. elimi suya daldırdım ve o yassı, beyaz, parlak taşlardan birini çıkardım. üzerinde yanıp sönen kırmızı ışık kürecikleri vardı. zerre büyüklüğ...

dönen ev

bana haber vermeden başka bir ev alıp taşınmışlar bile. amaç, sürpriz yapmak. nasıl oluyor bilmem, haberim olmadan alıp taşındıkları bu evi elimle koymuş gibi buluyorum. rüyada mantık aranmaz dedikleri bu olsa gerek. evimiz yine site içinde, fakat şehrin biraz dışında. denizden ormana doğru uzanan meyilli bir araziye yerleştirilmiş üç-dört katlı bloklardan oluşuyor. arsa genişleyince blokların arası açılmış, daha yeşil ve ferah bir alan ortaya çıkmış. evin planı aynı. eşyalar da değişmemiş. herşey o kadar aynı ki bir yanım deniz, bir yanım dağ olmasa, başka bir sitede olduğuma inanmayacağım. acaba deniz mi görüyor yoksa ormana mı bakıyor diye merakla pencereye yöneliyorum. yemyeşil bir dağ ve orman manzarası karşılıyor beni. bulmuş da bunuyor misali şu cümle dökülüyor dudaklarımdan: - acaba ormana değil de denize baksa daha mı iyi olurdu? - onu da düşünmüşler, demelerine kalmadan bir çatırtı duyuyorum. ev hafifçe sarsılmaya ve dönmeye başlıyor. doksan derecelik açı tamam...