Kayıtlar

çevremdekiler etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

balıkçı

bugün bahsedeceğim kişiyi o kadar az gördüm ki, saysam iki elin parmaklarını geçmez. gördüğüm vakitler de küçüktüm. yani çok fazla hatıram yok… öyleyse ne anlatacaksın derseniz, daha çok, hakkında duyduklarımı… tilkinin kırk hikâyesi olurmuş, kırkı da tavuklar üstüne derler ya. abdullah amcayla ilgili duyduğum, gördüğüm, hatırladığım ne varsa hemen hepsi balıklarla ilgili. balıktan başka çok az şey konuşur, konuştuğunda da sözü bir şekilde balıklara getirirdi rahmetli. kasabaya bizi ziyarete gelmiş, birkaç gün de kalmıştı. ilk günü ve geceleri saymazsak, kaldığı sürenin tamamını çekerek kıyısında veya karac’ören barajında balık tutarak geçirmişti. balığı tutması veya tutmaması önemli değildi onun için. önemli olan, vaktini balık tutarak veya tutmaya çalışarak geçirmesiydi. yorulunca oltama çıngırağı takar, keyfime bakarım. balık vurunca çıngırak çalar, oltayı elime alırım demişti bir gün. babama da sormuş, siz hiç balığa gitmiyor musunuz diye. babam “gitmiyoruz” deyince, nasıl v...

dayımı kaybettik

yanında büyüdüğümüz yahut muntazaman görüştüğümüz akrabalarla kurduğumuz bağlar araya zaman ve mesafe girse bile kopmuyor, körelmiyor. hayatımıza sonradan giren akrabalarla münasebetlerimizde ise -bu gecikmenin makul bir sebebi yoksa hele- birşeyler hep eksik kalıyor, derinleşmiyor. dayım sözkonusu olduğunda da böyle bu, iki numaralı halam sözkonusu olduğunda da. hep bir eksiklik, hep bir yarım kalmışlık duygusu… bugün size, birkaç gün önce kaybettiğimiz dayımdan bahsedeceğim. dört kardeşin en büyüğü ve tek erkek olanıydı. meslek hayatına (deniz astsubayı) gölcük’te başlamış, emeklilikten sonra da ayrılmamıştı. 99 depreminde iki kat gömülerek zemin kata çakılan evinden sağ çıkmış, kalıcı konutlar olarak anılan bölgede inşa edilen yeni evinde yaşamaya başlamıştı. birkaç yıl önce ikinci eşini de kaybedince büsbütün yalnız kalmış, oğlunun ve gelininin olanca destek ve gayretine rağmen kendini iyice salmıştı. son yıllarını huysuz, inat ve memnuniyetsiz bir ihtiyar olarak geçirdiği ömr...

hırsıza mektup

istanbula yeni geldiğim günlerdi. teyzemin yanında kalıyordum. mutad olduğu üzere, iş çıkışı biraz dolaştıktan sonra eve gelmiştim. ev boştu. şaşırdım, çünkü teyzem o saatte nadiren çıkardı. alışverişe birlikte çıkardık, fakat ufak tefek şeyler için beni beklemezdi. alışverişe mi gitti, yoksa hava almaya mı çıktı diye düşünürken balkonda olabileceği aklıma geldi. bir koşu balkona baktım, orada da yok. nerede bu teyzem diye düşünürken, salonda, üçlü koltuğun önüne çektiği zigon sehpanın üstünde bir kâğıt gördüm. teyzemin el yazısıyla şöyle birşeyler yazıyordu: oğlum. parasızlık canıma tak etti. borç gırtlağa dayandı. dayının yanına borç para istemeye gidiyorum. birkaç güne gelirim, beni merak etme. aynı evde kaldığım halde teyzemin bu darlığından nasıl haberim olmadı? bana niye söylemedi diye epeyce hayıflandığımı hatırlıyorum. hemen telefona sarıldım. âni bir kararla gölcük’e, dayımın yanına gitmiş. biraz değişiklik olsun istemiş. para sıkıntısı filan da yokmuş. peki o not neydi...

teyzelerim

biri bu dünyadan, diğeri bu diyardan göçüp giden iki teyzem var benim. vardı, daha doğrusu… büyüğü vefat edeli sekiz yıl oldu. 83 yaşındaki küçük teyzem ise geçen ay rusyaya, oğlunun yanına taşındı. ömrünün kalan kısmını orada tamamlayacak. allah, bütün büyüklerimize uzun ve sağlıklı ömürler versin. teyzelerim o kadar farklı iki karakterdiler ki… geriye dönüp baktığımda, birbirlerine en çok benzeyen yanlarının çok iyi yemek yapmaları olduğunu söyleyebilirim. bu meziyet ırsî birşey herhalde ki annemde de var, büyük teyzemin kızında da. kısa denecek bir zamanda sofrayı hepsi birbirinden lezzetli üç-beş çeşit yemekle donatırlar. bana öyle geliyor ki teyzelerimin kaderinin asıl benzeştiği nokta, otuz-kırk gün ölümle cebelleştikten sonra her ikisinin de hayata tutunmayı başarmış olmaları… büyük teyzem 1994’te geçirdiği kalp ameliyatından sonra bir ayı aşkın bir süre yoğun bakımda kaldı. kendinizi kötü habere hazırlayın denilmişken iyileşip 21 yıl daha yaşadı. kandaki üre miktarını...

Demiryolları ve Vatan

Anne-babam öğretmendiler. İlk atandıkları köyde tanışıp evlenmişler. İlk hatıralarım o köyde başlar. Tokat-Sivas-Kayseri havalisindeki kasaba ve küçük ilçelerde öğretmenlik yaptılar. Babam Tokatlı, annem Sivaslı olduğundan, mecburi hizmetleri bittikten sonra da o yöreden ayrılmadık. Taa ki ben üniversiteyi kazanıncaya kadar. Sık sık şehre giderdik. En çok da Sivas’a. Küçüklüğümde ‘şehir’ demek, Sivas demekti bu yüzden. Yalnız benim için mi? Büyüklerim anlatırdı: Sivas’a gideceğim diyen bir delikanlıya, ‘dikkat et, kaybolmayasın’ diye tembih ettikleri vakit ne yani, Sivas burdan da mı büyük? diye sormuş. Bayram abinin gördüğü en büyük yer, vaktiyle yerleştikleri bu istasyon kasabasıymış meğer: Musaköy, memleketimiz. Osmanlı’ya dair mektepte anlatılanlarla, herşey yaver giderse üç buçuk saatlik tren yolculuğundan sonra ulaşabildiğimiz Sivas’ta gördüklerim birbirini tutmuyordu. Buruciyesi, Şifaiyesi, Gök Medresesi, Çifte Minaresi, Abdi Ağa Konağı ve Ulu Camii ile ne yana baksa...

açık büfenin tarihi

bir önceki yazıda bahsettiğim iftar programları, genellikle fiks menü şeklinde oluyor: çeşidi ve ölçüsü önceden belirlenmiş/duyurulmuş yemeklerin (salata, tatlı ve içecekler de buna dahil) belli bir fiyat ile müşteriye sunulması. yemediğin hiçbirşeyin parası iade edilmiyor, menü haricinde yediğin herşeyin parası ayrıca alınıyor. anlamını yıllar sonra öğreneceğim fiks menü ifadesini televizyonda, mavi boncuk filminde duymuştum. tarık akan, kemal sunal, zeki alasya, halit akçatepe, münir özkul ve metin akpınar fiks menü diye gittikleri bir gazinoda hesabı ödeyemeyince dayak yiyor, bu dayağın acısını gazinonun assolisti emel sayın’ı kaçırarak çıkarmaya çalışıyorlardı. filmin hemen başındaki bu sahneden demek ki fiks menü ucuz oluyor sonucunu çıkarmıştım. yıllar geçti, self-servis diye birşey duydum; yemekleri garson getirmiyor, sen alıyorsun dediler. çok şaşırmıştım: nasıl yani? çok daha sonra öğrenip, bir dönem sıkça tecrübe ettiğim bir servis biçimi olarak açık büfe var bir d...

babaannem

Resim
Babamın babası, henüz ben dört yaşında iken ölmüş. Hayal meyal hatırlıyorum. Yahut o kadar çok anlattılar ki, hatırladığımı sanıyorum. Annemin annesini ve babasını görmediğimden, birinci derece aile büyüklerinden sadece babaannemi tanıdım. Uzun yıllar aynı evde yaşadık hem de. Okuma-yazma bilmediği halde saati, çarpım tablosunu, ileriye ve geriye doğru üçer-beşer-yedişer saymayı bilir, paraları tanırdı. Piştisinden papaz kaçtısına kadar muhtelif iskambil oyunlarını babama ve halalarıma o öğretmiş. Onu en çok sırtüstü yatıp, hayalî bir bisikletin pedallarını çevirirken yada oturduğu koltukta ileri-geri bacak hareketleri yaparken hatırlıyorum. Yetmişini geçtiği halde abdest alırken ayağını bir çırpıda lavaboya kaldırabilecek kadar çevik olmasını muhtemelen bu kültür-fizik hareketlerine borçluydu. Beslenmesine çok dikkat ederdi. Doktor yasakladı diye yıllarca ağızına tuz sürmedi. Sonraki yıllarda tansiyonu düşmeye başlayınca tuz diyetini gevşetti. ‘İlimon duzu’yla karıştırdığı ...

uyku

bakara suresinin amen’er-resulü olarak bilinen son iki ayetini okumadan uyumamayı itiyad haline getiren, fakat (uyuyakaldığım için) sonunu nadiren getirebilen biri olarak uyku sorunum olmadı desem yeridir. bu uykuya çabuk dalma hali, aynı ranzanın katlarını paylaştığımız yıllar boyunca kardeşimin bana duyduğu kıskançlığın en büyük sebebi ve çekişme mevzularımızdan biriydi: vay efendim, nasıl olur da bir insan bu kadar çabuk uyurmuş? kalbin temiz, vicdanın rahatsa uyursun birader! bu aralar uykusunun kâbuslarla bölündüğünü söyleyen bir arkadaşım, yalnızca uyku düzeninin değil hâlet-i ruhiyesinin de bozulduğundan yakınınca, eski günleri hatırlayıp ‘yatmadan dua okumuyor musun yoksa’ diye takıldım. okumaz olur muydu hiç? o ki -her ne kadar kabul etmese de- benden çok daha dindar biriydi. - şayet okusaydın, benim gibi birbirinden renkli rüyalar görürdün, diye takılmaya devam ettim. ve başladım, sabah uyandığımda çoğunu unuttuğum o rüyalar arasında en renkli ve ilginç olanların...