Kayıtlar

hatıralar etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Halley'i Beklerken

Gökyüzüne merakım küçük yaşlarda başladı. Kesin bir tarih vermek zor, fakat geriye dönüp baktığımda, Halley kuyruklu yıldızını beklerken hatırlıyorum kendimi. Küçüktüm, fakat yine de hatırlıyorum. Halley kuyruklu yıldızı o gece dünyanın yakınından geçecek, hava şartları müsait olursa çıplak gözle biz de görebilecektik. Bütün ülke, yetmiş küsür yılda bir gerçekleşen bu gökyüzü hadisesine kilitlenmiştik. Aylar süren bu bekleyiş sırasında boş durmamış, iki şey daha yapmıştık. İlki, Halit Ziya Uşaklıgil’in “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç” romanını dizi haline getirerek dönemin tek kanalı ve tek televizyonu TRT’de yayınlamak, ikincisi ise o yıl bizi Erovizyon’da temsil etmek üzere “Halley” isimli bir şarkı hazırlamak. Şarkıyı seslendiren grubun üyelerinden birinin, hani o kısa kıvırcık saçlı gencecik kızın Candan Erçetin olduğunu şarkıyı yıllar sonra Youtube’da tekrar izlerken fark edecektim. Beklenen gece geldiğinde, maaile bahçeye çıktık. O zamanki boyumun çok üstündeki bahçe du...

secdede uyuyakalmak

istanbula ilk geldiğimde teyzemde kalıyordum. oturma odasındaki çekyatı bana tahsis etmişti. teyzem odasına çekildikten sonra televizyonu kapatır, yatağı açar, ışığı söndürüp yatardım. ertesi gün erken kalkmak derdi olmadığı için geç saatlere kadar oturan teyzemin televizyon keyfini bölmemek için direnebildiğim kadar direnir, uykumun geldiğini belli etmemeye çalışırdım. lakin sabah altı buçuk demeden kalkmak zorunda olan biri, ne kadar direnebilir ki?.. odada çekyattan başka oturacak yer olsa, ses yada ışık beni rahatsız etmezdi. varsın, izlemeye devam etsin. ama yatabilmek için çekyatı açmam, çekyatı açabilmem için de teyzemin oturduğu yerden kalkması gerekiyordu. uykumun geldiğini anlayınca bazen odasına çekilir, bazen de “sen yat, bir köşesine oturup seyrederim ben” dediği çekyatı açtırıp televizyon izlemeye devam ederdi. böyle gitmeyeceğini anlayıp askerdeki oğlunun odasına taşınmamı isteyene kadar bu düzen devam etti ikinci durumdan, yani çekyatın bir köşesine oturup televizy...

yedi numarayı keşfimiz

küçükken ama çok küçükken bir dizi vardı. ne adını ne konusunu hatırlıyorum. köyde veya bir çiftlikte yaşayan yaşlı bir adam, torunu, eşeği ve eşeğin çok ilginç olan adı kalmış hatırımda: yedi numara. yıllar sonra bu isimde bir dizi çekildi. arada onbeş yirmi saniyelik tanıtımı geçerdi ekrandan. o kısa tanıtımlardan anladığım kadarıyla, köylü erkekler ve şehirli kızların aynı evde yaşarken karşılaştığı çatışmalar veya gülünç durumlar işleniyordu. yayınlandığı dönemde tek bölümünü bile izlemediğim bu diziyi sonradan, tekrarlarından izledim. esasen bu yazı, dizinin kendisiyle değil de nerede ve nasıl izlediğimle ilgili olacak. o sırada babam emekli. kardeşimle ben mezun olmuşuz ama iş bulamamışız henüz. babam bizi oyalamak için küçük fakat sağlam bir iş kurmak istiyor. sağlamdan kastı şu: belki çabucak iş buluruz da dükkânı kapatmak gerekir. veya kurduğumuz iş yürümez, yine kapatmak zorunda kalırız. her iki ihtimali de gözeterek akmaz kokmaz bir iş yapalım istiyor. yürütemezsek az...

Liberal Düşünceyle Tanışmam

Geçtiğimiz Pazar, Liberal Düşünce Topluluğu’nun (LDT) kuruluş yıldönümü münasebetiyle toplandık. Şiddetli yağmura ve soğuk havaya aldırmadan gelenler Alim Yılmaz, Ömer Çaha, Bekir Berat Özipek ve Atilla Yayla’yla eski günleri yad eden bir sohbetin tadını çıkardı. Gelemeyenler, internetten izleyebilir. LDT fiilen 26 Aralık 1992’de kurulmuş. Hükmî şahsiyet kazanması ise 1 Nisan 1994. O tarihlerde ben, başrolünü Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın oynadığı ‘Hastane’ dizisini izlemekten müthiş keyif alan bir öğrenciydim. ‘Hastane’ dizisinde parayı çok seven, para için her türlü dümeni çeviren hasta bakıcı Hakkı karakterini tarif için ‘liboş’ kelimesi kullanılırdı. Bu tür yayınlarında da etkisiyle bizim nesil, liberal veya liberalizm kavramlarıyla tanışmadan çok önce “liboş” kelimesini duydu, öğrendi. O zamanlar liboş kelimesi “paraya tapan, kolayca satın alınabilen, çıkarından başka hiçbirşeye değer vermeyen insan” anlamında liberalleri tarif ve tahkir için kullanılıyordu. Sonraki yılla...

etsiz çiğ köftenin tarihi

büyük teyzem, son ikisi hariç hiçbirini hatırlamadığım üç-beş ev değiştirdikten sonra zafer apartmanının en üst katına yerleşmişti. ne kadar geniş ve ferah bir evdi anlatamam. tek kötü yanı beşinci katta bulunmasıydı. bu eve girince insanın gözü, gönlü aydınlanırdı. her köşesini pırıl pırıl tuttuğu bu evin bir ön, bir de arka balkonu vardı. arka balkonu çamaşır asmak ve ufak tefek malzeme koymak için kullanırdı. cadde büyüklüğündeki sokağa bakan ön balkonsa keyif ve seyir yeriydi. bu balkonda ne çaylar kahveler içildi, ne kahvaltılar yapıldı, ne sohbetler edildi. orada hep birlikte geçirilen zamanın tadı hâlâ damağımda. sokaktaki bütün hareketliliği gözleyebildiğinden balkonda oturanın canı hiç sıkılmaz, ilgisini çeken birşey mutlaka çıkardı. bunları ballandıra ballandıra anlatmak da teyzeme düşerdi. ne güzel anlatır, karşısındakini ne güzel dinlerdi. bu kadar görgüyü, bilgiyi, anlatma kudretini nerede biriktirmişti. ilkokul mezunuydu ama en seçkin sofralara iştirak edecek adab-ı ...

ilk eşyalarım

iclal aydın’ı ya sıcak saatler dizisinden hatırlıyorum yada brt’de (eski bir televizyon kanalı) yayınlanan “hayat güzeldir” isimli gündüz kuşağı programından (meşhur ‘hayat güzeldir’ filmi çekilmemişti henüz). o dönem müdavimi olduğum yeni yüzyıl gazetesinin yazar kadrosuna girince, daha sıkı takibe başladım. sadece umutlarından değil, tecrübelerinden de söz ederdi yazılarında. bunlardan birinde almanyadan türkiyeye dönüşünü, iş aradığı sırada yaşadığı sıkıntıları anlatıyordu. perde alacak param bile yoktu da evimin camını gazeteyle kapatıyordum diye yazmıştı. maaşını alınca yaptığı ilk iş, koşup perde almak olmuş. acaba ben ne alırdım diye düşünmüştüm o yazıyı okurken. yıllar sonra gurbet ilde kendi evime çıkınca, iclal aydın’ın bu yazısını hatırlayıp gülümsedim. kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek şeyler almıştım çünkü. evi tutmuş, elektriği, suyu ve doğalgazı üstüme geçirmiştim. doğalgazın açılması için memur gelecek, o an evde olmanız lâzım demişlerdi. ne gün geleceğini sö...

Diyarbekir'de Dört Gün

Resim
Dicle Üniversitesi’nin düzenlediği 15 Temmuz konulu sempozyuma konuşmacı olarak davet edilen Atilla Yayla hocamıza refakat etmek üzere bir grup arkadaşla dört günlüğüne Diyarbekir’e gittik. İlk gününü sempozyuma ayırdığımız bu dört gün boyunca hem şehri gezdik, hem de yöre halkıyla temas etme imkânı bulduk. Bu temaslar sırasında öne çıkan başlıkları ve gözlemlerimi paylaşmadan önce, küçük bir not düşmek istiyorum. 9000 yıllık maziye sahip Diyarbakır’ın en eski adı Amed yada Amid. Yedinci yüz-yılda şehre gelen Müslüman Araplarla birlikte Diyar-ı bekr (kızlar diyarı) olarak anılmaya başlıyor. Bu isim, zamanla yuvarlanıyor ve Türkçe’ye Diyarbekir olarak yerleşiyor. Evliya Çelebi’nin “Amed yada Amid olarak da bilinir” diye bahsettiği şehrin resmî adı, 1938 yılında Türk Dil Kurumu’nun önerisiyle Diyarbakır olarak değiştiriliyor. Kamu gücünü elinde tutanların bu gücü o şehrin tarihî dokusunu, nüfus yapısını, kimliğini ve bu kimliğin ayrılmaz parçası olan ismini değiştirmek için kullanmasını ...

hırsıza mektup

istanbula yeni geldiğim günlerdi. teyzemin yanında kalıyordum. mutad olduğu üzere, iş çıkışı biraz dolaştıktan sonra eve gelmiştim. ev boştu. şaşırdım, çünkü teyzem o saatte nadiren çıkardı. alışverişe birlikte çıkardık, fakat ufak tefek şeyler için beni beklemezdi. alışverişe mi gitti, yoksa hava almaya mı çıktı diye düşünürken balkonda olabileceği aklıma geldi. bir koşu balkona baktım, orada da yok. nerede bu teyzem diye düşünürken, salonda, üçlü koltuğun önüne çektiği zigon sehpanın üstünde bir kâğıt gördüm. teyzemin el yazısıyla şöyle birşeyler yazıyordu: oğlum. parasızlık canıma tak etti. borç gırtlağa dayandı. dayının yanına borç para istemeye gidiyorum. birkaç güne gelirim, beni merak etme. aynı evde kaldığım halde teyzemin bu darlığından nasıl haberim olmadı? bana niye söylemedi diye epeyce hayıflandığımı hatırlıyorum. hemen telefona sarıldım. âni bir kararla gölcük’e, dayımın yanına gitmiş. biraz değişiklik olsun istemiş. para sıkıntısı filan da yokmuş. peki o not neydi...

uzay merakım

Resim
gökyüzüne merakım küçük yaşlarda başladı. kesin bir tarih vermek zor, fakat geriye dönüp baktığımda, halley kuyruklu yıldızını ararken buluyorum kendimi. küçüktüm, fakat yine de hatırlıyorum. halley kuyruklu yıldızı o gece dünyanın yakınından geçecek, hava şartları müsait olursa biz de görebilecektik. bütün ülke, yetmiş küsür yılda bir gerçekleşen bu gökyüzü hadisesine kilitlenmiştik. aylar süren bu bekleyiş sırasında iki şey daha yapmıştık. ilki, halit ziya uşaklıgil’in “kuyruklu yıldız altında bir izdivaç” romanını dizi haline getirerek dönemin tek kanalı ve tek televizyonu trt’de yayınlanmaktı. ikincisi ise, o yıl bizi erovizyon’da temsil etmek üzere “halley” isimli bir de şarkı hazırlamak. şarkıyı seslendiren grubun üyelerinden birinin, hani o kısa kıvırcık saçlı gencecik kızın candan erçetin olduğunu şarkıyı yıllar sonra youtube’da izlerken fark edecektim. beklenen gece geldiğinde, maaile bahçeye çıktık. insan boyunu aşmayan bahçe duvarının hemen arkasındaki mahalle arkadaşla...