Kayıtlar

Organize, küstah ve şamatacı

Sanat, basın ve akademiye sadece ülkemizde değil dünyada da sol hâkim. Solcu olmak aydın olmanın, başarılı ve erdemli olmanın mütemmim cüzü, hatta ön şartı addediliyor. Bu hissiyat öyle yaygın ve benimsenmiş ki solcular, dünyaya kendi zaviyelerinden bakmayanları küçümsüyor, cahiller ve hakikatin sırrına erememiş bîçareler olarak görüyor. Mürekkep yalamış sağcılara veya okuyup da sağcı kalanlara “bu kadar okuyup hâlâ nasıl sağcı olabiliyorsun?” sorusunu yöneltmeyi kendinde hak görenlere göre solcu değilsen ya okumuyor, ya okuduğunu anlamıyor yahut yanlış şeyler okuyorsun!.. Kendisi gibi düşünmeyen insanların aklî melekelerine şüpheyle yaklaşan bu kibir, cahilinden okumuşuna kadar hemen bütün solculara hâkim. Öyle ki, ülkemizin kalburüstü solcularından kabul edilen Tanıl Bora bile ‘Türk Sağının Üç Hali’ni anlattığı kitabında, ‘Türk sağı kendini tasvirden âciz olunca, onu anlatmak biz solculara düştü’ diyebiliyor. Kalburun üstü böyleyse, altını siz düşünün… Entellektüel üstünlüğün solun e...

Bozkurt da Sembol Atatürk de

Efsaneye göre Türkler, Ergenekon adını verdikleri korunaklı bir vadide dört yüzyıla yakın bir süre yaşadıktan sonra, artık vadiye sığmadıklarını görüp çıkmak istediklerinde çıkış yolunu bilmediklerini fark etmişler. Dağı eritip yol açmaya çalışırlarken, karşılarına bir kurt (Bozkurt) çıkmış. Sıkışıp kaldıkları vadiden bu kurdun peşine düşerek çıkmışlar. O gün bugündür Bozkurt Türklerin rehberi, Türklüğün sembolüymüş. Büyük ve kadim milletlerin destanları olur. Bu da bir destan, bir efsane elbette. Her destan gibi abartılı öğeler içeriyor. İnananı var, inanmayanı var. İnanarak dinleyeni var, edebî bir metin olarak beğeneni var. Ülkücüler ilk gruba giriyor, ben ikincilerdenim. Bozkurtu bir sembol olarak, bir değer olarak benimseyip öne çıkaranlar daha çok ilk gruptakiler, yani ülkücüler. Ülkücü olmak siyasî bir tavır. Bütün Türkler ülkücü değil. Buna mukabil “Ne mutlu Türküm diyene” felsefesi benimsenmişse, Türk olmadan da ülkücü olunabiliyor. Kürt ve Çerkez ülkücüler tanıdım. Ülkücü olm...

Kurban Bayramının Düşündürdükleri

İlkokul yıllarımda dinî bayramlar mı yoksa millî bayramlar mı daha önemli diye düşünürdüm. Biri Müslüman kimliğimizin bir parçasıydı, diğeri Türklüğümüzün. Hangisinden, nasıl ve niye vazgeçecektik ki? Sonraki yıllarda bu kimliklerden birini öne çıkararak kendini ‘Türk milliyetçisi’ yahut ‘ümmetçi bir Müslüman’ olarak tanıtan insanlar tanıdım. Yetişti-ğim çevrede Kürt ve Çerkez çokken gayrimüslim olmamasından belki de, ümmetçiler daha esnek ve hoşgörülüydü. Sonraki tecrübelerim, fanatik dindarların da fanatik milliyetçiler kadar hoşgörüsüz olabileceğini gösterdi. Buna mukabil dindar milliyetçiler, seküler milliyetçilerden daha mutedil ve anlayışlıydılar. Devlet Bahçeli ve Ümit Özdağ mukayesesinde de görebiliyoruz bunu. Yaş ilerledikçe sorgulamalar artıyor, genişliyor. Bana da öyle oldu. Zamanla, dinî ve millî bayram ayrımının yanlış olduğunu düşünmeye başladım. Doğru tasnif, dinî ve resmî bayramlar şeklinde olmalıydı. Öyle ya, millî bayramlar arasında ne Ergenekon’dan çıkış günü vardı,...

Birleşmiş Vicdanlar Zulme Karşı Yürüyor

Gazze mezalimi sekizinci ayını doldurdu. Terörle mücadele adı altında yürüttüğü operasyonlarda kullandığı şiddetin dozunu her geçen gün artıran İsrail iyice azıtarak, güvenli bölge ilan ettiği Refah’a sığınan ailelerin yaşadığı çadırları bombalamaya başladı. Mızrak çuvala sığmıyor artık: İsrail bir terör devleti, Netanyahu bir terörist. Sahadaki bütün üstünlüğüne rağmen İsrail ahlaken yenildi. Piyanist, Schindler’in Listesi, Hayat Güzeldir gibi sinema tarihine mal’olan filmlerle, resimlerle, belgesellerle, makalelerle, kitaplarla ve gazete küpürleriyle yıllar boyu işlenip oluşturulan ‘mazlum millet’ imajı yerle bir oldu. Devletlerin ve politikacıların ne dediğine bakmayın siz. İsrail ve Yahudiler deyince kimsenin aklına ‘kendini korumaya çalışan bir devlet, mazlum bir millet’ gelmiyor artık. Dünün mazlumları, bugünün zalimi oldu. Hitler’in Yahudilere reva gördüğü zulmün çok daha fazlasını, İsrail şu an Gazze’de tatbik ediyor. Güneş balçıkla sıvanmıyor. Katil bir devlet var karşımızda. ...

Diyarbekir'de Dört Gün

Resim
Dicle Üniversitesi’nin düzenlediği 15 Temmuz konulu sempozyuma konuşmacı olarak davet edilen Atilla Yayla hocamıza refakat etmek üzere bir grup arkadaşla dört günlüğüne Diyarbekir’e gittik. İlk gününü sempozyuma ayırdığımız bu dört gün boyunca hem şehri gezdik, hem de yöre halkıyla temas etme imkânı bulduk. Bu temaslar sırasında öne çıkan başlıkları ve gözlemlerimi paylaşmadan önce, küçük bir not düşmek istiyorum. 9000 yıllık maziye sahip Diyarbakır’ın en eski adı Amed yada Amid. Yedinci yüz-yılda şehre gelen Müslüman Araplarla birlikte Diyar-ı bekr (kızlar diyarı) olarak anılmaya başlıyor. Bu isim, zamanla yuvarlanıyor ve Türkçe’ye Diyarbekir olarak yerleşiyor. Evliya Çelebi’nin “Amed yada Amid olarak da bilinir” diye bahsettiği şehrin resmî adı, 1938 yılında Türk Dil Kurumu’nun önerisiyle Diyarbakır olarak değiştiriliyor. Kamu gücünü elinde tutanların bu gücü o şehrin tarihî dokusunu, nüfus yapısını, kimliğini ve bu kimliğin ayrılmaz parçası olan ismini değiştirmek için kullanmasını ...

31 Mart: Seçmen Ne Dedi?

Bir yıl arayla yapılan iki genel seçimin ilkinde merkezî hükümeti ve parlamento üyelerini, ikincisinde mahalli idareleri belirledik. Peşpeşe denebilecek kadar kısa fasılayla yapıldığı halde bu iki seçim birbirinden o kadar farklı sonuçlar verdi ki şu günlerde hemen herkes seçmenin ne mesaj verdiğini anlamaya çalışıyor. Seçmen diye kollektif bir varlık elbette yok. Birbirinden bağımsız ve habersiz hareket eden milyonlarca kişinin verdiği oyların bir potada toplanmasıyla bir dağılım ortaya çıkıyor. Seçmenin ne demek istediği üzerinde fikir yürütenlerin yapmaya çalıştığı, seçmen tercihlerindeki değişimin sebeplerini inceleyip yorumlamaktan ibaret. 2023 Mayıs seçimlerine giderken şartlar hükümetin son derece aleyhineydi. Peşpeşe yaşanan iki büyük depremin yarattığı infiale, Erdoğan'ın düşük faiz takıntısının yol açtığı yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı da eklenince seçimlerde hükümetin büyük bir hezimet yaşamasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu. Muhalefet açısından şartlar o ...

Mehmet Akif'le Çanakkaleden Gazzeye

Hem İstiklal Marşının kabulünün hem Çanakkale zaferinin yıldönümü olması münasebetiyle geçen hafta boyunca Mehmet Akif’i yad ettik, hayatından ve şahsiyetinden bahseden konuşmalar dinledik, şiirler okuduk, okuttuk. Dirlik vermeyip Mısır’a kaçmasına sebep olan çevrelerin günümüzdeki temsilcilerinin bile Akif’ten büyük bir saygıyla bahsetmesine memnuniyetle şahit olduk. Mehmet Akif, istiklâle herkesten çok ve herkesten önce inanmış büyük bir vatanperverdi. Öyle ki Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti ve harim-i ismeti Bursa’nın işgal edildiği günlerde herkes ye’se düşmüşken o, Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak! diye haykırıyordu. Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın İstiklal Marşımızın yazıldığı Taceddin Dergâhı’nı ancak geçen sene görebildim. O küçücük dergâhta bu şiiri yazarken Akif’in sırtında bir palto bile olmadığından, arkadaşının paltosunu ödünç alarak dışarı çıkıyormuş. İstiklal marşı mukabilinde va’dedilen 150 liralı...