Kayıtlar

izmirin ayaküstü lezzetleri

Resim
Uzun yıllar İzmir’de yaşadım. Ailem, akrabalarımın bir kısmı, bazılarıyla akraba gibi olduğumuz komşularım, tanıdıklarım, ahbaplarım. Velhasıl beni İzmir’e bağlayan çok şey var. Bu nedenle sık sık giderim İzmir’e. Daha doğrusu, giderdim. En son Mart başında gitmiş, birkaç gün kalıp dönmüştüm. On gün kadar sonra ilk vaka (korona) teşhis edildi. Akabinde getirilen seyahat kısıtlamaları kaldırıldıktan sonra da il dışına çıkmadım. Ta ki hususî araçlarıyla beni ziyarete gelen anne-babamla birlikte İzmir’e gidene kadar. Bu, salgının başından beri aldığım ilk gayr-i zarurî risk. Bir bakıma ilk vukuatım. Geçen hafta İzmir’deydim. Mümkün olduğu kadar az sayıda insanla, mümkün olduğunca kısa süreli görüşmeler yaptığım tam bir ‘çekirdek aile’ ziyaretiydi. Asıl sebeb-i ziyaretim olan beş yaşındaki yeğenimle bol bol saklambaç oynadık, boğuştuk, Urla’nın kuytu sahillerinde kumdan kuleler yapıp denize taş attık. Dalgalar müsaade ettiği ölçüde denize girip suyla oynadık. Yüzmeyi değilse de denizd...

sadelik ve mükemmellik üstüne

Hatırlar mısınız bilmem, Beyazıt Öztürk ve Kadir Çöpdemir ikilisi, vaktiyle NTV’de Biri Bana Anlatsın isimli bir program yapıyordu. Programın sonuna doğru açtığım için adını öğrenemediğim bir profesörü konuk ettikleri bir bölümünde mükemmelliğin tanımı üzerine konuşurlarken, aklımın bir köşesinde hep var olan fakat hiçbir zaman o netlikte ifade edemediğim bir tespitte bulundu profesör. Mealen dedi ki: Çoğumuzun sandığının aksine mükemmellik, içinde herşeyi barındıran, ilave edecek başka birşeyin olmadığı yada kalmadığı kompleks bir yapıda değildir. Gerçek mükemmellik, muhtevasından çıkarılacak birşey olmayan, çıkarıldığında varoluş gayesini veya anlamını (ontolojik bütünlüğünü de diyebiliriz buna) kaybedecek sadeliktedir. En güzel romanının hangisi olduğu sorusuna, belki de bu yüzden ‘Kırmızı Pazartesi’ cevabını veriyor Marquez. Ve ekliyor: Çünkü en ince olanı. Yani anlatmak istediğini, muhtevasından ödün vermeden en az sözcükle anlatabildiği romanı. Aynı ölçüyü hayata da ...

İnternet ve İfade Özgürlüğü: Müstear İsimler

Aristo, insanı ‘konuşan hayvan’ olarak tanımlamış. Descartes ise ‘düşünüyorum, öyleyse varım’ demiş. Hangisi daha haklı? Düşünce ve ifade, insanı diğer canlılardan ayıran iki ana özellik. Lakin ifade safhasına geçemeyen düşünce özgürlüğünün pratikte anlam taşımadığı kanaatindeyim. Bu nedenle, sol çevrelerin pek rağbet ettiği ‘düşünce özgürlüğü’ yanlış bir kavramlaştırma. Aklî melekelerimiz yerinde ise, düşünmekte zaten özgürüz. Önemli olan, düşündüğümüzü özgürce ifade edebilmek; yani ifade özgürlüğü. Tek başımıza yaşasa idik, ifade özgürlüğüne ihtiyacımız yoktu. Bizi kısıtlayacak ve ifade imkânından mahrum bırakacak kimselerin olmadığı bir ortamda, böyle bir sorunumuz da olmayacaktı. Bir başka deyişle ifade özgürlüğü, sosyal bir çevrenin parçası olduğumuzda anlam ve önem kazanıyor. Aristo sadece konuşmaktan bahsetse de, kendimizi yazılı, fiilî veya görsel olarak da ifade edebiliriz. Kitap yazmak, resim yapmak, heykel yontmak, tribünde A takımı taraftarlarına ayrılan bölüme oturm...

Nazlı

1990’lar, ulaşım ve haberleşme teknolojisindeki gelişmelerin dünyayı küresel bir köy haline getirdiğinin söylendiği yıllardı. Küreselleşmeyle birlikte yeni bir çağa giriyorduk. Ulaşım ve haberleşme teknolojisindeki gelişmelerin tarihi ilk binek hayvanının evcilleştirilmesinden tekerleğin icadına, dumanla işaretleşmeden yazının bulunmasına ve posta güvercinlerinin terbiyesine kadar geriye uzanıyorken küreselleşmenin neden son on yıla hasredildiği bu tespitin açıkta kalan yanını oluşturuyordu. Bana göre 90’lı yıllarda yaşanan, bütün bu gelişmelerin sıradan insanın hayatına değecek kadar bollaşıp ucuzlamasından ibaretti. Bu sonucu büyük ölçüde yaratan, serbestçe işlemesine müsaade edilen piyasa dinamikleri ve müteşebbislerdi. Küreselleşme kervanına geç katılan bir coğrafyada yetiştim. Gazeteler bile öğleden sonra gelirdi. 90’lı yıllar böyle ise, küreselleşme öncesini varın siz hesap edin yahut benden (duyduklarımdan) dinleyin. 60’lı yılların sonu. Televizyon yayınının olduğu fakat ...

Demiryolları ve Vatan

Anne-babam öğretmendiler. İlk atandıkları köyde tanışıp evlenmişler. İlk hatıralarım o köyde başlar. Tokat-Sivas-Kayseri havalisindeki kasaba ve küçük ilçelerde öğretmenlik yaptılar. Babam Tokatlı, annem Sivaslı olduğundan, mecburi hizmetleri bittikten sonra da o yöreden ayrılmadık. Taa ki ben üniversiteyi kazanıncaya kadar. Sık sık şehre giderdik. En çok da Sivas’a. Küçüklüğümde ‘şehir’ demek, Sivas demekti bu yüzden. Yalnız benim için mi? Büyüklerim anlatırdı: Sivas’a gideceğim diyen bir delikanlıya, ‘dikkat et, kaybolmayasın’ diye tembih ettikleri vakit ne yani, Sivas burdan da mı büyük? diye sormuş. Bayram abinin gördüğü en büyük yer, vaktiyle yerleştikleri bu istasyon kasabasıymış meğer: Musaköy, memleketimiz. Osmanlı’ya dair mektepte anlatılanlarla, herşey yaver giderse üç buçuk saatlik tren yolculuğundan sonra ulaşabildiğimiz Sivas’ta gördüklerim birbirini tutmuyordu. Buruciyesi, Şifaiyesi, Gök Medresesi, Çifte Minaresi, Abdi Ağa Konağı ve Ulu Camii ile ne yana baksa...

meslek aşkı

Resim
oraya buraya çiziktirdiğim notları toplamazsam kaybolup gidecekler. arşiv etiketi altında topladığım yazılar, genellikle bu tür notlardan oluşuyor. bu yazının italikle alıntıladığım kısmı da onlardan biri. kalanı, yeni mahsül... tam mevsim geçişiydi. önce müthiş bir halsizlik ve yorgunluk hissettim, derken hastalık ve yatak... öyle bir yatış ki başımı kaldıramamacasına. başucumda orhan kemal’in günlüğü, yazmak doludizgin . ferim geldikçe birkaç sayfa ilerliyorum. sonra başım tekrar düşüyor. sonraki yıllarda da kullanmaya devam ettiğim bir cep ajandasının 29 nisan tarihli sayfasına orhan kemal’in doludizgin’deki üslubuna benzetmeye çalışarak düştüğüm şu satırlarda, ağır geçen hastalığın tesiriyle mi yoksa gerçekten öyle hissettiğim için mi bu kadar kötümserdim acaba? birkaç gündür hastayım. önceden bilet almamış olsam, enis fosforoğlu’nun yeni oyununa (herkes mi hırsız) giderim yok. gittim. biraz yoruldum. ama iyi geldi. cıvıl cıvıl çocuklar, çocuklara ve mesleğine âşık bir öğre...

şah-ı mütercim

o yaz, stoktaki bütün çizgi romanları devirdikten sonra ne okusam diye aranırken, kapağı yırtılmış bir ingilizce-türkçe gramer kitabı elime geçti. yıllar sürecek ingilizce öğrenme maceram, adını ve yazarını dahi bilmediğim bu kitapla başladı diyebilirim. galiba ilkokul sondaydım. ortaokul ve lise yıllarımın ingilizce dersleri ekseriyetle boş (öğretmensiz) geçtiğinden, o kitap uzun yıllar bana kılavuzluk etmeye devam etti. şehre gittikçe aldığım ingilizce gazeteyi aylarca hatmeder, birşeyler anlamaya çalışırdım. tıpkı kuran, osmanlıca va bağlama gibi ingilizceyi de kendi gayretlerimle öğrendim. bu hiç yardım almadım anlamına gelmiyor. altı yıllık ortaöğrenim hayatım boyunca iki, iki buçuk yıl kadar ingilizce dersi almışlığım var. üniversite son sınıfta akademik (ingilizce) metinlerin çözümlemesine yönelik bir kursa gittim ve çok faydalandım. (o düzeyde bir kursa devam edebildiğime göre, kendime iyi bir temel oluşturmuşum demek ki) istanbula geldikten sonra da toplam dört kurluk i...