Kayıtlar

tam kapanmaya karşıyım

Son bir yıl, salgınla topyekûn mücadeleyle geçti. Dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, ülkemizde yürütülen mücadelenin ön safında da hükümet vardı. Aldığı tedbirleri kimi zaman yetersiz, kimi zaman orantısız bulduk. Kimimiz karar almakta geciktiğini, kimimiz acele ettiğini düşündü. Velhasıl eleştirecek bir yan hep vardı. Hükümetin bugüne kadar aldığı tedbirlerin en serti ve kapsamlısı olan kapanma kararı da eleştirilmeyi fazlasıyla hak ediyor. En iyi tarafı, diğer ülkelere kıyasla çok daha sürecek bir kapanmayı öngörüyor oluşu. Kapanmayı kimler destekliyor? Salgının yükünü en çok çeken sağlık çalışanları en başından beri olabildiğince geniş ve uzun süreli bir kısıtlama, hatta kapanma talep ediyorlardı. Kendi cephelerinden haklılar da. Evden çalışan beyaz yakalılar ile maaşlarını hiçbir kesintiye uğramadan almaya devam eden memurlar, kapanmaya sıcak bakan diğer kesimler. 29 Nisan akşamı yürürlüğe giren kapanma kararı en çok özel sektörü vurdu. Bu nedenle, işçisi ve işvereniyl...

ideolojik çarpıtma, hedef saptırma ve kirli propaganda

Babam, 70’li yıllarda Gazi Eğitim Enstitüsü’nde okumuş. Hem çalışıp hem okuduğu için dersleri takip edemiyor, sadece imtihan dönemlerinde Ankara’ya gidiyormuş. O dönemde yaşanan siyasal kutuplaşmanın üniversiteye yansımasıyla ilgili ilginç şeyler anlatır: “Sabah okula giden çocukların akşam sağ-salim eve döneceğinden kimse emin olamıyordu. Sağ-sol kavgası sokağa taşmış, kahvehaneler bile ayrılmıştı. Gittiğin kahveden okuduğun gazeteye, giyim kuşamından bıyık bırakma biçimine kadar herşey siyasî mensubiyetinin bir tezahürü kabul ediliyordu yahut zaten öyleydi. Her yanı kaplayan siyasal şiddetten korunabilmenin yolunun okulda, sokakta, işte… daha organize gruplardan birine girmek veya yanaşmak olduğunu düşünen solcular devrimcilere, sağcılar ülkücülere meylediyordu. Yıl sonu imtihanlarına girmek için birkaç günlüğüne Ankara’daydım. Enstitünün önüne gittiğimde kapıların tutulduğunu ve kimsenin içeri alınmadığını gördüm. İmtihana girmek için bekleyenlerle, kapıları tutanlara destek ve...

ABD Seçimleri ve Türkiye’deki Trump Muhiplerine Dair

Seçimlerden beklenen, tartışmayı kesin olarak bitirecek bir sonucu gecikmeden ortaya koyması ise, ABD’de seçim mekanizması iyi işlemiyor. Aradan üç haftaya yakın zaman geçtiği halde tartışmanın bitmemesinin bir sebebi Trump’ın hoyrat kişiliği ise, diğer sebebi ABD’de seçimlerin hemen sonuç almayı imkânsız kılacak bir şekilde yapılıyor oluşu. Mektupla oy Taraflar arasındaki en büyük ihtilaf, posta yoluyla kullanılan oyların sayımında ortaya çıkıyor. Trump seçim gününden sonra ulaşan mektupların (oyların) geçersiz sayılmasını savunurken, Biden taraftarları mektubun (oyun) postaya verildiği tarihin önemli olduğunu savunuyor. Kimin haklı olduğunun bence bir önemi yok. Katılımı artırmak için getirilen bir kolaylık olsa da mektupla gönderilen oylar ihtilafa yol açıyor ve sonuç almayı geciktiriyor. Bu yüzden mektupla oy kullanma usulü ABD’de terk edilmeli, diğer ülkeler bu yola hiç tevessül etmemeli. Mektupla oy kullanmanın başka mahzurları da var: 1) Zarf açılırken kimin hangi ada...

doktordan neyim eksik?

Önümdeki koltukta oturan iki hanımdan konuşmayı daha çok seveni diğerine diyordu ki: - Doktorun da iki gözü var, benim de. Onun da iki kulağı, bir burnu var, benim de. O da iki kap yemekle doyuyor, ben de. Onun da bir eve ihtiyacı var, benim de. Onun çocuğu varsa, benim de var. Hem de okuyor. İhtiyaçlarımız aynıyken gelirimiz niye farklı olsun? Benim doktordan neyim eksik? İhtiyaçlarımız eşit mi ki? Bu soruya ancak büyük genellemeler yaparak ‘evet’ cevabı verilebilir. Öyle ki barınma, beslenme ve giyinme gibi temel ihtiyaçlar bakımından eşit olsak da, bu ihtiyaçların nerede, ne zaman ve ne şekilde karşılanacağında anlaşamayız. Sözgelimi, barınma sorununu bir yalı veya köşkte oturarak da çözebiliriz, lüks veya mütevazi bir apartman dairesiyle de. Nerede barınacağım sorusuna verilecek her farklı cevap bir eşitsizlik üreteceğinden, evvelâ seçenek sayısının azaltılması gerekir. Yalı ve köşk sayısının azlığı dikkate alınacak olursa, barınma meselesinde eşitliği tesis etmenin en kol...

salgınla mücadelede kamu otoritesi

Yüzyıl önce dünya, doğduğu coğrafyanın dışına çıkmadan ölen insanlarla doluydu. Bugün her hafta sonu veya bayram önü/arkası bir soluk alma fırsatı olarak görülüyor. Bu, Türkiye’de de böyle… Gidenlerin bir kısmı tatil beldelerini tercih ediyor, bir kısmı sılayı, ailelerinin yanını. Yönü ve amacı ne olursa olsun, insanoğlunun yeryüzündeki hareketliliği hastalık ve salgınların yayılma hızını artırıyor. Tam düştü derken, yaz aylarında başlayan hareketlilikle yeniden yükselen vaka sayıları da bunu teyid etmiyor mu? Sokak kısıtlamaları çözüm mü? Bir süreliğine yavaşlatılabilse de, insanoğlunun yeryüzündeki hareketliliğini durdurmak veya büyük ölçüde azaltmak mümkün görünmüyor. Bu yüzdendir ki onbeş gün tam teşekküllü sokağa çıkma yasağı ilan edilsin, sınırlar kapatılsın, görün bakalım salgından eser kalıyor mu? önerisi ne makul, ne de gerçekçi. Bu öneriyi getirenler, sokağa çıkma yasağı boyunca tüketeceğimiz herşeyin stoklardan (vaktiyle üretilen malların tüketilmeyen kısmından) karşılanac...

izmirin ayaküstü lezzetleri

Resim
Uzun yıllar İzmir’de yaşadım. Ailem, akrabalarımın bir kısmı, bazılarıyla akraba gibi olduğumuz komşularım, tanıdıklarım, ahbaplarım. Velhasıl beni İzmir’e bağlayan çok şey var. Bu nedenle sık sık giderim İzmir’e. Daha doğrusu, giderdim. En son Mart başında gitmiş, birkaç gün kalıp dönmüştüm. On gün kadar sonra ilk vaka (korona) teşhis edildi. Akabinde getirilen seyahat kısıtlamaları kaldırıldıktan sonra da il dışına çıkmadım. Ta ki hususî araçlarıyla beni ziyarete gelen anne-babamla birlikte İzmir’e gidene kadar. Bu, salgının başından beri aldığım ilk gayr-i zarurî risk. Bir bakıma ilk vukuatım. Geçen hafta İzmir’deydim. Mümkün olduğu kadar az sayıda insanla, mümkün olduğunca kısa süreli görüşmeler yaptığım tam bir ‘çekirdek aile’ ziyaretiydi. Asıl sebeb-i ziyaretim olan beş yaşındaki yeğenimle bol bol saklambaç oynadık, boğuştuk, Urla’nın kuytu sahillerinde kumdan kuleler yapıp denize taş attık. Dalgalar müsaade ettiği ölçüde denize girip suyla oynadık. Yüzmeyi değilse de denizd...

sadelik ve mükemmellik üstüne

Hatırlar mısınız bilmem, Beyazıt Öztürk ve Kadir Çöpdemir ikilisi, vaktiyle NTV’de Biri Bana Anlatsın isimli bir program yapıyordu. Programın sonuna doğru açtığım için adını öğrenemediğim bir profesörü konuk ettikleri bir bölümünde mükemmelliğin tanımı üzerine konuşurlarken, aklımın bir köşesinde hep var olan fakat hiçbir zaman o netlikte ifade edemediğim bir tespitte bulundu profesör. Mealen dedi ki: Çoğumuzun sandığının aksine mükemmellik, içinde herşeyi barındıran, ilave edecek başka birşeyin olmadığı yada kalmadığı kompleks bir yapıda değildir. Gerçek mükemmellik, muhtevasından çıkarılacak birşey olmayan, çıkarıldığında varoluş gayesini veya anlamını (ontolojik bütünlüğünü de diyebiliriz buna) kaybedecek sadeliktedir. En güzel romanının hangisi olduğu sorusuna, belki de bu yüzden ‘Kırmızı Pazartesi’ cevabını veriyor Marquez. Ve ekliyor: Çünkü en ince olanı. Yani anlatmak istediğini, muhtevasından ödün vermeden en az sözcükle anlatabildiği romanı. Aynı ölçüyü hayata da ...