Kayıtlar

Türk Solunun Kemalizmle İmtihanı

Sinop’taki tarihî cezaevinde çekilen bir dizi vardı: Parmaklıklar Ardında. Arada ben de bakardım. 2013 yılında yolum Sinop’a düşünce, müze olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı’na devredilen bu hapishaneyi ziyaret etmiştim. Dizi çekimlerinin yapıldığı alanlar dışında harap haldeydi. Eski hapishane, yeni müze girişindeki tanıtım levhasına göre, denizin dövdüğü bir yar üstüne 13. yüzyılda inşa edilen Sinop Kalesi’nin bir bölümü 19. yüzyılın sonuna doğru hapishane olarak kullanılmaya başlanmış. Yapılan eklemelerle genişletilen bu hapishanenin sakinleri arasında Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan romanlarının yazarı Sabahattin Ali de varmış. Rahmetli Edip Akbayram’ın seslendirdiği ‘Aldırma Gönül’ şarkısının sözlerini de bu hapishanede yazmış: Dışarda deli dalgalar / Gelip duvarları yalar / Seni bu sesler oyalar / Aldırma gönül aldırma. Sabahattin Ali gazeteci, mütercim ve şair yanı da olan çok yönlü bir insan, tek parti rejimine muhalefeti nedeniyle çeşitli defa...

secdede uyuyakalmak

istanbula ilk geldiğimde teyzemde kalıyordum. oturma odasındaki çekyatı bana tahsis etmişti. teyzem odasına çekildikten sonra televizyonu kapatır, yatağı açar, ışığı söndürüp yatardım. ertesi gün erken kalkmak derdi olmadığı için geç saatlere kadar oturan teyzemin televizyon keyfini bölmemek için direnebildiğim kadar direnir, uykumun geldiğini belli etmemeye çalışırdım. lakin sabah altı buçuk demeden kalkmak zorunda olan biri, ne kadar direnebilir ki?.. odada çekyattan başka oturacak yer olsa, ses yada ışık beni rahatsız etmezdi. varsın, izlemeye devam etsin. ama yatabilmek için çekyatı açmam, çekyatı açabilmem için de teyzemin oturduğu yerden kalkması gerekiyordu. uykumun geldiğini anlayınca bazen odasına çekilir, bazen de “sen yat, bir köşesine oturup seyrederim ben” dediği çekyatı açtırıp televizyon izlemeye devam ederdi. böyle gitmeyeceğini anlayıp askerdeki oğlunun odasına taşınmamı isteyene kadar bu düzen devam etti ikinci durumdan, yani çekyatın bir köşesine oturup televizy...

imamoğluna soruşturma

Son dönemde polis muhabirleri fazla mesai yapıyor. Neredeyse hergün bir gözaltı, ifadeye çağırma veya polis eşliğinde ifadeye götürme ve tutuklama haberi alınıyor, iddianame hazırlanıyor, dâvâ açılıyor. Bütün bunların genellikle muhalif cenahın başına gelmesinin yarattığı tedirginlikle, İstanbul Büyükşehir başta olmak üzere muhalefetin elindeki bazı ilçe belediyelerine düzenlenen operasyonlar sonrasında ‘nereye gidiyoruz’ sorusu daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Bir adım geriye çekilip öfke ve heyecandan uzak bir değerlendirme yapmakta fayda var. İddianame henüz hazırlanmadı. Kimin neyle suçlandığını ve delilleri tam olarak bilmiyoruz. Operasyonla ilgili malumatımızın hem sınırlı hem de açık kaynaklardan toplanıyor olması üç önemli mahzuru beraberinde getiriyor. 1) Eksik bilgiyle yapılacak bir değerlendirme, hatalı sonuca ulaştırabilir 2) Hangi kaynaklardan beslendiğimize bağlı olarak farklı sonuçlara ulaşılabilir 3) Bütün bilgi ve belgelere erişsek bile, bunları analiz edece...

yedi numarayı keşfimiz

küçükken ama çok küçükken bir dizi vardı. ne adını ne konusunu hatırlıyorum. köyde veya bir çiftlikte yaşayan yaşlı bir adam, torunu, eşeği ve eşeğin çok ilginç olan adı kalmış hatırımda: yedi numara. yıllar sonra bu isimde bir dizi çekildi. arada onbeş yirmi saniyelik tanıtımı geçerdi ekrandan. o kısa tanıtımlardan anladığım kadarıyla, köylü erkekler ve şehirli kızların aynı evde yaşarken karşılaştığı çatışmalar veya gülünç durumlar işleniyordu. yayınlandığı dönemde tek bölümünü bile izlemediğim bu diziyi sonradan, tekrarlarından izledim. esasen bu yazı, dizinin kendisiyle değil de nerede ve nasıl izlediğimle ilgili olacak. o sırada babam emekli. kardeşimle ben mezun olmuşuz ama iş bulamamışız henüz. babam bizi oyalamak için küçük fakat sağlam bir iş kurmak istiyor. sağlamdan kastı şu: belki çabucak iş buluruz da dükkânı kapatmak gerekir. veya kurduğumuz iş yürümez, yine kapatmak zorunda kalırız. her iki ihtimali de gözeterek akmaz kokmaz bir iş yapalım istiyor. yürütemezsek az...

diziler

bir önceki yazıda siyah beyazdan renkli televizyona geçilişini anlatmıştım. önce bazı programlar, sonra tamamı renkli yayınlanmaya başlamıştı. o vakitler, sadece akşamları ve tek kanaldan yayın yapardı televizyon. önce süre biraz uzadı, sonra ikinci ve üçüncü kanallar eklendi. birinci körfez savaşının başladığı günlerde de tam gün (24 saat) yayına geçildi. canlı yayında cnn’e bağlanıp savaşın gidişatı hakkında anlık bilgiler verilir, daha doğrusu tercüme yoluyla aktarılırdı. birkaç sene geçti geçmedi, özel kanallar kurulmaya başlandı. bütün bunların hikâyesini bir önceki yazıda kısaca aktarmıştım. bu yazıda televizyon dizilerini ele alacağım. trt’nin sadece akşamları yayın yaptığı tek kanallı dönemde bu kadar çok dizi yoktu takdir edersiniz ki... o dönemin dizilerini birkaç kategoride toplamak mümkün. ilk kategoride edebiyat uyarlamaları var. tarık buğra’dan küçük ağa, osmancık, ve dönemeç; orhan kemal’den hanımın çiftliği, reşat nuri’den çalıkuşu ve dudaktan kalbe, hüseyin rahmi’...

özel radyo ve televizyonlar

Resim
çocukluğumda tek kanal vardı: trt. şimdiki gibi trt1, trt2, trt3… de yoktu üstelik. sadece trt. akşam sekiz veya sekiz buçukta “saat 20:30. şimdi haberler” anonsuyla açılır, gece onikide istiklal marşıyla kapanırdı. bütün yayınlar siyah beyazdı. renkli yayıncılığa birden değil, kademeli olarak geçildi. bu geçiş dönemi boyunca bazı programlar siyah beyaz, bazıları renkli olarak yayınlanmaya devam etti. renkli televizyonumuz olmadığından bizim için fark etmiyordu; hepsi siyah beyazdı. mamafih, hangi programların renkli olduğunu trt logosunun etrafını çeviren elips şeklindeki çemberden anlamak mümkündü. çember varsa, anlıyorduk ki o program renkli... ilk renkli televizyonu, sivastaki teyzemin evinde görmüştüm: 67 ekran bir nortmende idi. kocaman bir ekrandan renkli yayınlar izlemek müthiş birşeydi. daha sonraki yıllarda, tercüman gazetesinde gördüğümüz bir ilan (terpa - tercüman pazarlama) vasıtasıyla biz de renkli televizyon sahibi olduk. 57 ekran bir ITT idi. renkli televizyonumu...

Katılım Ortaklığı Belgesi ve Avrupa Birliği

Bir önceki yazıda "LDT ile ilk temasım" olarak bahsettiğim metin. Yazık ki tarihini kaydetmemişim. Ak Parti öncesi dönem olduğundan eminim. Muhtemelen 2000 yılı sonlarına doğru... Bu metni LDT dışında kaç yere daha gönderdim kim bilir? LDT'nin sitesinde yayınlandığını not etmişim sadece. Yayınlandığı adresi not ettiğim bir dosya hatırlıyorum fakat (henüz) bulamadım. Bulursam tarihiyle birlikte not olarak eklerim buraya. Yanlımışım. Ak Parti iktidara geldikten kısa bir süre sonra kaleme almışım bu yazıyı. Gününü not almamışım, fakat Mayıs 2003'te liberal-dt.org.tr/at/mk3.htm adresinde yayınlandı notunu düşmüşüm. */* Basın bir ülkede özgürlükleri ve demokrasiyi en çok özümsemiş, halka benimsetmeyi görev edinmiş kurum olmalı. Oysa ülkemizde "acar gazetecilik" adına askerî kaynaklardan 'sivil haber ve yorumlar' almak marifet haline geldi. İzlediğim kadarıyla Batı (özellikle Amerikan) basınında, genelkurmay başkanlığına ait haberleri manşetlerde görmek pe...