Kayıtlar

sessizlik onay değil

îmadan kaçınan, söylemek istediklerini doğrudan, fakat usturupluca ifade etmenin doğru olduğuna inanan biriyimdir. en azından öyle olduğumu sanıyor, öyle olmaya çalışıyorum. fakat, nasıl desem, biraz tuhaf biriyimdir de… sesimin yada sessizliğimin ne şekilde algılanacağı kaygısını hayatımın hiçbir döneminde taşımadım meselâ. ne şekilde algılandığına da aldırmadım. buna rağmen bildim ki, sessizlik çoğu zaman onay ve kabulleniş şeklinde algılanmakta. lâkin onaylamadığım, kabul etmediğim konularda sessiz da kaldığım oldu. bu durumu, sessizliğe değil de, sesime verdiğim değer ile açıklamak mümkün sanırım. çünkü ben, şahsımla ilgili -fikirlerimi kastetmiyorum- yanlış anlama yahut kanaatlerin çok azını düzeltme gereği duydum. hayatı bir muharebe gibi görmediğimden, çok fazla müdafaa hattı kurmaya lüzum görmedim demek de mümkün belki, bilemiyorum. fakat şu kadarını iyi biliyorum ki, düzeltmeye çalıştıklarımın ortak noktası sözkonusu yanlış anlamanın, varsa, karşı tarafı üzme ih...

saniyelik aşklar

yazın sıcak havalarda bir karış açık bırakılan bir cam vardı çok da uzak olmayan bir zamanda. o camın arkasında bir masa. masanın üstünde de bir bilgisayar… kız, bazen masanın başına geçip bilgisayarla çalışırdı. işte böyle zamanlarda, açık kalan pencerenin arasından kızın yüzünü görmek de mümkün olurdu. pencerenin göründüğü koridordan hızımı biraz yavaşlaratak geçerken, önce pencerenin açık olmasını, sonra da kızın bilgisayar başında çalışıyor olmasını dilerdim. bu dileğim, bazen gerçekleşirdi de. ve ben o birkaç saniye boyunca doya doya seyrederdim onu.

alışkanlıklarımız

İnsanoğlunun var oluş nedeniyle var oluş biçimi arasındaki iflah olmaz çelişkiyi ifade eden tiryakilik, bedenin ve ruhun ihtiyaçlarına aykırı biçimde gelişir. Bir süredir üzerinde durduğum alışkanlıklar ise, bedenin ve ruhun ihtiyaçlarıyla çelişmez, bilâkis onları tamamlar. Çoğu zaman gözden kaçsa da, alışkanlıkları sürdürmek, tiryakilikleri ise bırakmak için çaba sarf etmememiz gerekir. Alışkanlıklar, refakatinden memnun kaldığımız müddetçe birlikte yürüdüğümüz yol arkadaşlarıdır bir bakıma. Yol arkadaşını seçebilmek, insana ne müthiş bir emniyet hissi verir, düşündünüz mü? Hele uzun bir yola çıkıyorsanız… Aşık Veysel`in tarifiyle, ilerlemekte olduğumuz ‘uzun ince yol’da, aile efradını saymazsak etrafımızda görmekten en çok hoşlandığımız kişilerin hemen hepsinin, bizimle aynı yada benzer ilgi alanlarına sahip insanlar olduğunu bilmem fark ettiniz mi? Gün gelip terk-i diyar etmemiz gerekse, kuracağımız yeni hayatta temas imkânları arayacağımız ilk insanlar muhtemelen bize en...

alışkanlık yaratmak

Bu yazıda, 2006 yılının ilk aylarına tekabül eden soğuk bir kış akşamında aldığım bir gazetenin ilavesi olarak cüz’i bir fiyata dağıtılan bir kitaptan bahsetmek istiyorum sizlere. George S. Clason’un “Babil’in Kervan Taciri” adlı kitabından… Hikâye bu ya; hayata aynı kulvardan atılan üç arkadaştan ikisinin hâli ortada iken, zaman üçüncünün lehine işlemiş ve onu Babil’in en zengin adamı hâline getirmiş. ‘Biz neden başaramadık, o nasıl başardı’ diye tartıştıklarına göre, başarının tek ölçüsünün para olduğu yanılgısı, demek o devirde hâkimmiş. İki arkadaş dayanamayıp “zengin olmayı nasıl başardın” diye sormaya karar veriyorlar. Bunun üzerine kervan tâciri, anlatmaya başlıyor. Kitabın konusunu da bu hâtıralar oluşturuyor zaten. “Delikanlılık çağında karşılaştığım bir bilgeden aldığım öğüdü tutmaya karar verdiğim gün hayatım değişmeye başladı” diyerek sözlerine başlıyor kervan tâciri. Bana, içi çakıl taşlarıyla dolu bir heybe veren bilge, nehrin iki yakasını birleştiren köprüyü ...

kitap hediye ederken

Bazen birşey anlatmak için, evvela başka birşey anlatmak gerekiyor. Bir zincirin halkaları gibi düşünün. Halkalar arasında fâsıla bırakmamak asl’olsa da, hesapta olmayan gelişmeler yüzünden planınız değişebiliyor. Öyle ki bazen yazdıklarınızı bilgisayara geçirme fırsatı bulamayabiliyorsunuz. Tıpkı bu yazı gibi… Bu girizgâhtan sonra, kişisel gelişim kitapları yerine neden hayat hikâyeleri okumayı tercih ettiğimi anlattığım yazıya birkaç ek yapabilirim sanıyorum. O yazıda bahsettiğim nedenlerle, çok az kişisel gelişim kitabı okudum. Okuduklarımın çoğuna para vermedim. Para verdiklerimin çoğunu ise, bu tür kitaplara meraklı birilerine hediye etmek için almışımdır. Okumadığı bir kitabı hediye etmeme itiyadında biri olarak, hediye etmek üzere aldığım kitaplara para ödememiş sayıyorum kendimi. Zira hediye etmeden önce ben de okuyorum. Methini duyduğum yada çoktandır okumak istediğim kitaplar sözkonusu olduğunda bu yöntem özelikle işe yarıyor. Yeter ki sadece sizin değil, muhatab...

kişisel gelişim ve hayat hikâyeleri

Kişisel gelişim yada benzeri başlıklar altında yayınlanan kitaplarda bol bol nasihat yer alır, hayata, insanlara ve parlak bir geleceğe dair süslü laflar edilir, kapısı olmayan sihirli anahtarlar dağıtılır. (bir çift süslü laf da ben edeyim istedim!..) Hayata dair birşeyler öğrenmek ve başarılı olmak isteyenlere naçizâne tavsiyem, hayatı “kişisel gelişim” kitaplarından çözmeye çalışmak yerine, hâtıra yada biyografi türündeki eserlere yönelmeleri. Eğer kendimizi Adem sanmıyorsak, bu dünyada bizden önce de yaşayanlar olduğunu hatırlamalı ve zorluklarla karşılaşan, âşık olan, terk edilen, fakir düşen… seleflerimizin önüne çıkan engelleri nasıl aştığını yada niçin aşamadığını, hâtıra yada biyografilerini okuyarak öğrenmeliyiz. Gorki’nin çocukluk ve gençlik dönemini anlattığı üçlemeyi okuyanlar, hayata onun kadar geriden başlamadıkları için aslında ne kadar şanslı olduklarını düşünmeye başlayacaklardır. Bütün mesele, bu şansı değerlendirmek için birtakım mecralar ararken Gorki'ni...

mükemmelik üstüne

Beyazıt Öztürk ve Kadir Çöpdemir, vaktiyle NTV'de Biri Bana Anlatsın isimli bir program yapıyordu hatırlarsanız. Sonuna doğru açtığım için adını öğrenemediğim bir profesörü konuk ettikleri bir bölümünde mükemmelliğin tanımı üzerine konuşurlarken, aklımın bir köşesinde var olan fakat hiçbir zaman o netlikte ifade edemediğim bir tespitte bulundu profesör. Mealen dedi ki: Çoğumuzun sandığının aksine mükemmellik, içinde herşeyi barındıran, ilave edecek başka birşeyin olmadığı yada kalmadığı kompleks bir yapıda değildir. Gerçek mükemmellik, muhtevasından çıkarılacak birşey olmayan, çıkarıldığında ise varoluş anlamını (ontolojik bütünlüğünü de diyebiliriz buna) kaybedecek sadeliktedir. En güzel romanının hangisi olduğu sorusuna, belki de bu yüzden ‘Kırmızı Pazartesi’ cevabını veriyor Marquez. Ve ekliyor: çünkü en ince olanı… Başka bir deyişle, anlatmak istediğini, muhtevasından ödün vermeden en az sözcükle anlatabildiği romanı. Aynı ölçüyü hayata tatbik edebiliriz sanıyor...