Kayıtlar

çözüm süreci ve rasyonale dönüş

Bu yıl ülke genelinde yaşanan elektrik kesintisi sayesinde, teknolojinin henüz bizi esir almadığı bir dönemin şartlarına üç-beş saatliğine de olsa geri döndük. Bu küçük deneyde fark ettim ki, şartların (vasatın) değişmesi davranış kodlarını hemen değiştirmiyor. Elektriğin kesilmesiyle devre dışı kalan baz istasyonları yüzünden yaşanan yoğunluk, insanların sudan sebeplerle de olsa birbirini aramasına mani olmayınca şebekeler tamamen kilitlendi ve nispî bir ‘kaos’ ortamı oluştu. Bu esnada yapılan sonuçsuz aramalar, bataryaları tüketmekten başka bir işe yaramıyordu. Halbuki elektrikler hâlâ kesikti ve ne zaman geleceği bilinmiyordu. 7 Haziran seçimlerinin, kimilerine göre kaos ve istikrarsızlık anlamına gelen sonuçlarını okurken, bu örneği hatırlamakta yarar var. Onüç yıllık tek parti iktidarının gerek siyasette, gerekse zihinlerde yarattığı konforun son bulması hemen her kesimde şok etkisi yarattı ve rasyonalite kaybına yol açtı. Uzun bir zamandır tek başına kullandığı iktidar yet...

HDP şimdi değilse ne zaman?

Haftada bir "yorum" yazmak üzere anlaştığım bir gazete için 14 Ağustos 2015'te kaleme aldığım, fakat yazı işleri engeline takılan ikinci ve son yazım. (ilkini birkaç rötuşla yayınlamışlardı). Bugünden bakınca nasıl görünüyor? Gerçekçi mi, yoksa çok mu naif? */* Son bir buçuk yılda üç seçim yaşadık. Bir dördüncüsü, kuvvetli bir ihtimal olarak önümüzde duruyor. Her seçim döneminde siyasî rekabetin dozu artar, atmosfer gerginleşir. Siyasette aşırı kutuplaşma ve nefret dili hâkimse, gerginlik had safhaya ulaşır, husumete dönüşür. Son dönemde yaşanan da bu aslında. Projeler ve vaatler üzerinden değil, şahsiyetler üzerinden; olmak yada yapmak (icraat) üzerinden değil ‘yaptırmamak’ üzerinden yürütülen seçim kampanyaları. Önce bir nefret objesi yaratılıyor. Akabinde, başka hiçbir müştereği olmayan insanlar o nefret etrafında saf tutuyor ve adına ‘muhalif blok’ yada ‘siyaset’ deniyor. Kendini anti-AKP yada anti-Erdoğan olarak tanımlayan bu ruh hâlini anlamak için, b...

bir kış hatırası

yılın ilk haftası yağan kar için “bundan daha güzel, daha kararlı yağan bir kar daha hatırlamıyorum” diyen arkadaşım galiba haklıydı. bundan iki kış önce de yine böyle yağmıştı kar. sokak sokak dolaşıp resim çekmiştim. tabii bir de evden hiç çıkmadan çektiğim resimler vardı: apartmanın neredeyse kapanan girişi, balkon demirlerinden sarkan buzlar ve arka bahçedeki portakal ağacının üstünde biriken kar kütlesi… aynı ağacı tekrar fotoğraflayınca gördüm ki iki yıl öncekine göre bu defa daha çok, hem de en az iki-üç kat çok kar yağmış. fakat bu yazıda dört kış kadar önce başımdan geçen ve hatırladıkça hâlâ gülümsediğim başka bir hadiseden bahsedeceğim sizlere. günler öncesinden başlayarak ikaz ettikleri kar nihayet şehre ulaşmış, saatler ilerledikçe şehri esir almaya başlamıştı bile. bu şartlar altında yapılacak en iyi şey, mümkünse yola çıkmamak, çıktıysak mesai sonu trafiğine yakalanmadan kendimizi eve atmaktı. erken davrandığımdan olsa gerek, trafiğe yakalanmadım. ta ki iki akt...

hızlı trene bindim

işletmeye alınalı kaç sene geçmesine rağmen ancak geçen ay binebildiğim hızlı trenle yaptığım seyahat, abartılı olmayan bir güvenlik kontrolünden sonra tandoğan garında (ve tam saatinde, 19:00’da) başladı. üç buçuk saat süren yolculuk boyunca sincan, eskişehir, bilecik, izmit ve gebze istasyonlarına uğradık. saat 22:35’te pendik garındaydık. (sonradan öğrendiğime göre, kalkış saatine bağlı olarak tren farklı istasyonlara uğruyormuş) treninin sonuncu vagonun sol tarafında, sondan bir önceki koltuğunun koridor tarafında idim. diğer vagonları (bilhassa yemekhanenin olduğu vagonu) niye gezmediğimi şimdi bile anlamış değilim. ama kendi bulunduğum vagonu gayet temiz ve bakımlı buldum. ortada genişçe bir koridorun ayırdığı sağlı-sollu (otobüs nizamında) dizilmiş koltuklar iki kişilik, gayet rahat ve temizdi. koridorun her iki yanına, oturanların birbirinin yüzüne baktığı dört kişilik koltuklardan da birer tane yerleştirmişler. bu oturma düzenine belediye otobüslerinde de rastlıyoruz....

ifade hürriyetinin sınırları

Sesi gür çıkan ve tesir kabiliyeti nispeten yüksek bir kesime göre Türkiye hızla otoriterleşiyor ve bir AKP (aslında Erdoğan) diktatöryasına doğru yol alıyor. Aynı kesim, yaşanan birtakım olumsuz gelişmeleri kendi tezlerinin teyidi olarak görüyor ve genelleştirerek sunuyorlar. Son yıllarda iyice serpilen ve büyük ölçüde Ak Parti’nin (aslında Erdoğan’ın) müteeyyidi olarak mevzilenen diğer kesime göre ise işler yolunda. Bir kötülük ya da noksanlık varsa bile, dünden (2002 öncesinden) daha fazla değil ve içinde bulunduğumuz ‘kritik’ süreç öyle gerektiriyor. Hak ihlâllerine yönelik bu savunma biçimi size de bir yerlerden, mesela inkılap tarihi derslerinden tanıdık gelmiyor mu? Cumhuriyetin ilk yıllarını bu tür ihlâlleri mazur, kaçınılmaz, hatta haklı gösterecek kadar ‘kritik’ bir dönem olarak gösterenler, aynı argümanın gün gelip kendilerine karşı kullanılabileceğini hesaba katmadıklarına göre, belli ki hep iktidarda kalacağız sandılar. Fakat yanıldılar. Türkiye değişiyor. İyi ki ...

darbeden tecavüze bir yol var

İnsanlar gibi toplumların da hayatında kırılma noktaları var. Bir noktadan sonra artık hiçbirşey eskisi gibi olmuyor. 15 Temmuz, böyle bir tarih. Bütün saflaşmaların, zıtlaşmaların, kadim dostlukların, sonradan kurulma ittifakların, düşmanlıkların, doğru bildiklerimizin, yanlış sandıklarımızın, kararsız kaldıklarımızın, vaktiyle bir anlam veremediklerimizin, kısaca eskiye ait ne varsa gözden geçirilmesi ve icabında tashihi gereken bir dönüm noktası. 15 Temmuzun çoğu zaman gözden kaçan bir boyutu ise gerek profesyonel siyasetçilerin, gerekse sokaktaki adamın lisanında meydana getirmekte olduğu değişim. Bu değişim zamanla siyasî kültüre nüfuz ederek bizi daha ‘sivil’ bir dil kullanmaya zorlayacak. Steinbeck’in Bitmeyen Kavga isimli romanındaki Mac karakterinin (grev yapan işçilerin lideri) sözleri, bu değişimi anlamakta kılavuzluk edebilir: Fedakârlık ne kadar geniş kitlelere mal edilirse, ortaya çıkan sonuç o kadar sahiplenilir. Diğer darbelerden farklı olarak, meşruiyete ve a...

atıştırma kültürü ve izmir

Resim
izmir, hazır yiyecekleri ve ayaküstü tüketmeyi seven bir şehir. üstelik bunu zaman darlığından değil, basbayağı severek yapıyorlar. evde mis gibi kahvaltı yapmak dururken, yakındaki fırından gevrek yada boyoz getirten ev hanımlarının hâli başka ne ile açıklanabilir ki? size bahsedeceğim ilk iki atıştırmalığı öğrenmiş oldunuz böylece: gevrek ve boyoz. gevrek kelimesinin izmire yerleşen balkan göçmenlerinden alındığını, boyozun ise sefarad yahudileri ile geldiğini duymuştum. tarihi itibariyle izmir çok-kültürlü ve göçmen dostu bir şehirken, niye ve nasıl bu kadar ulusalcı oldu? bu da ayrı bir yazının konusu... gevrekle simit aynı şey midir tartışmasını bir yana bırakıyorum. velev ki birbirine çok benzeyen fakat farklı şeyler olsunlar. izmirliler simite gevrek der, üstelik bununla da övünürler. ikisi farklı şeyse, boşuna övünüyorlar demektir. dolayısıyla her aklı başında izmirlinin “gevrek, simitten farklı bir yiyecek olup sadece izmirde üretilir” yada “simite, sadece izmirliler ge...