Kayıtlar

hayatın sihirli üçgenleri

Şu üç şeyin aynı anda elde edilebildiği bir yer var mıdır dünya üzerinde çok merak ediyorum doğrusu; yada bu üçünü birden bünyesinde barındırabilen bir ilişki kurulabilir mi insanlar arasında? Ben hayatın sihirli üçgeni diyorum bu üç kavrama: Mutluluk, huzur ve hürriyet... İnsanlar arasında bu üçünün aynı anda yakalanabildiği bir ilişki kurulabilir mi, yada kaç kişi bu üç temel üzerine oturmuş bir bağla bağlanabilmiştir başka insanlara? Fakat daha da önemlisi insanlar arasında böyle bir ilişkinin kurulması mümkün olsa bile insanlar böyle erdemli bir mükemmelliğin manevi yükünü nereye kadar taşıyabilir? Hayatlarının tam orta yerine böyle sihirli bir üçgeni kondurmayı başarmış insanlar, birgün bu üçgenin ağırlığını daha fazla taşıyamayacaklarını anlarlarsa ne yapacaklar; yada geçmişlerinde böyle sihirli bir dünyaya sahip olamamış insanlar, geleceklerinde sahip olabileceklerine dair tüm ümitlerini de kaybederlerse ne olacak? İster üç boyutlu ve büyülü bir gerçekliğin tüm hazzını, hay...

mavi saçlı kız

Günlük - Burçak Çerezcioğlu Ölüm için her zaman erken. Henüz çocukluktan gençliğe doğru yürümekte olan bir kız için, haydi haydi erken… Zamanın kendisine hazırladığı acılarla henüz tanışmadan, edebiyat taslamaktan uzak bir samimiyetle tutmaya başladığı bu günlükte Burçak’ın heyecanlarını, umutlarını, uçarılıklarını, yaramazlıklarını, özlemlerini; kısaca hayata sımsıkı tutunuşunu bulacaksınız. Sağlığı iyice bozulup günlük tutamaz hale gelinceye kadar yaşadıklarını, Burçak’ın kendi kaleminden okuyoruz. Sonrasında yaşananlar ise günlüğe ailesi tarafından eklenmiş ve günlük böylece yayına hazır hale gelmiş. Hem kızlarının anısını yad etmek, hem de benzer acıları yaşayan yada yaşamakta olan ailelere sabır ve metanet ile, her durumda ümit telkin etmek üzere ailesi tarafından yayınlanmış bir kitap daha okumuştum. Mavi Saçlı Kız bana o kitabı hatırlattı. Okumak isteyenlere onu da tavsiye ederim: “Cennetimde Buluşmak Üzere” (yazan: Christel ve Isabel Zachert)

tanıdığım ilk şakirt

Bugün FETÖ olarak bilinen yapı ile, özel bir dershanenin temsilcisi olarak geldikleri küçük bir İç Anadolu kasabasında lise öğrencisi iken karşılaştım. Yapacakları geniş katılımlı bir deneme sınavına okulumuzu da dahil etmek istiyorlardı. İnternetin olmadığı bir dönemde, taşradaki öğrencilerin ulaşamayacağı bir fırsattı ve hepimizi heyecanlandırmıştı. İdare de münasip görünce, katıldık elbette. Sınavda yüksek puan alınca, beni büyükşehirdeki okullarına davet ettiler: Son sınıfı orada okuyacak, yurtlarında kalacak, dershanelerine gidecektim. Bütün bunlar için makul bir rakam ödeyecek, hatta burs bile alabilecektim. Ben kararsız kaldım, ailem istemedi, onlar da ısrar etmeyince konu kendiliğinden kapandı. Ertesi yıl, üniversitede yine karşıma çıktılar. Hem de ilk gün. Lâkin kim olduklarını sonradan ve yavaş yavaş anlayacaktım. Geldiğim kasabanın nüfusundan daha çok öğrenciyi barındıran kampüsün, etrafı ağaçlar ve tek katlı binalarla çevrili dar yolunda sağa-sola bakınarak ilerlerke...

mostardan tiflise

Gezi notları - Yazan: Rıdvan Canım Adından da anlaşılacağı üzere kitapta anlatılanlar yazarın yurt içi ve dışında gerçekleştirdiği gezilerde tuttuğu notlardan oluşuyor. Selçuklu ve Osmanlı’dan kalan kültürel mirasa ve bu mirasın bilhassa mimarî boyutlarına ilgi duyan biri olarak, bu konulara uzaktan yakından temas eden herhangi bir kitabı beğenmemem veya kayıtsız kalmam düşünülemez. Eksik ve yetersiz bulma hakkımı ise saklı tutuyorum. Kitabı okurken aklıma takılan soru “yazar, bu notları ilerde bir tarihte bakmak amacıyla kendisi için mi tutmuş, yoksa başkalarıyla paylaşmak amacıyla mı” oldu. Soruya yazarın vereceği cevap nedir bilmemekle birlikte, benim edindiğim intiba yazarın bu notları yayınlamak üzere değil de kendisi için tutmuş olabileceği yönünde. Bu notları toparlayıp yayınlamak fikrine sonradan kapılmış olmalı. Kitabın adının ‘gezi notları’ olması bu görüşümü doğrular nitelikte, kim bilir belki de bilinçli bir tercih. Eğer öyleyse yazarın “gezi notları” adını verdiği b...

içindeki şakirti öldürmek

Resim
Cemaatler, sivil toplum kuruluşu mudurlar? 15 Temmuz ihanetinin ana faillerinin cemaat kisvesi altında örgütlenmesi, dine ve her türlü dinî değer, teşekkül ve tatbikata baştan beri mesafeli (hatta karşı) duran bir kesimin ekmeğine yağ sürmüş ve kimi kafaları karıştırmış olsa da, şahsî kanaatim değişmedi: Çıkış serbestisi var iken/ise, mensupları dışında kimsenin hayat tarzına ilişmeme ve yaşam alanını daraltmama (ve elbette suça bulaşmama) şartıyla cemaatler sivil toplum müessesesidirler. Kamu otoritesine düşen, cemaatleri teşvik etmek yahut desteklemek değil, bu kıstasları taşıdıkları müddetçe kendi hâline bırakmaktır: Laissez faire! Ömer Çaha’nın İçindeki Şakirti Öldürmek: Bir Rüyanın Sonu isimli son romanı, bu kıstasları muhtemelen başından beri taşımayan, lâkin şer yüzü sonradan kamunun mâlumu olan cemaat görünümlü bir suç şebekesinin zamanla bir terör örgütüne nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Gülen’in kurduğu ve yönettiği bu şer şebekesinin işleyişini en iyi anlatan makalele...

ibişin rüyası

Roman-Yazarı: Tarık Buğra Tiyatroya tutku derecesinde düşkün bir genç. Çocuğunun kültürlü bir insan olarak yetişmesini isteyen, onun tiyatroya ilgisini -taa ki oğlunun iyi bir tiyatro seyircisi değil, iyi bir tiyatrocu olmak istediğini anlayana kadar- destekleyen bir baba. Tiyatro ile bütün alâkasını derhal kesmesinin istenmesiyle birlikte Nahit`in evi terk edişi... Sahip olduğu herşeyi tiyatro uğruna terk edecek, sahip olacağı herşeyi tiyatro sayesinde kazanacak. lâkin bunun yola çıkarken sandığı kadar kolay olmadığını yaşayarak görecektir. Çaldığı bütün kapılar yüzüne kapanacak, köhne bir otel odasında açlıktan bayılmak üzere olduğu bir sırada oda arkadaşı Vasıf`ın azığını çalarken yakalanacaktı. Suçüstü yakalandığı bu hırsızlık ona, hayatı boyunca sahip olduğu tek dostu, Vasıf`ı kazandıracaktı. Birbirinden başarısız tecrübelerin, sürekli red cevaplarının ardından üçüncü sınıf bir rol bulduğu kumpanyanın iflası. Tiyatroyu seven ama tiyatrodan anlamayan yeni patron kumpanyanı...

kol saatim

Resim
allahı kendime hep yakın hissetmişimdir. lakin kendimi allaha yakın hissettiğim nadir anlardan birini o gün yaşadım. nasıl yaşamam ki?.. bir haftadır her yerde aradığım o kol saati, bütün ümidimi kestiğim ve o saati ancak senin inayetinle bulabilirim dediğim bir sırada, hiç ummadığım bir yerde karşımda duruyordu : işyerindeki elbise dolabının üstünde! allah bir kulunu sevindirmek isterse eşeğini önce kaybettirir, sonra buldururmuş derler ya; o misal… gözüm gibi esirgediğim o saat, bugüne kadar bir tükenmez kalem dahi koymadığım o dolabın üstünde ne arıyordu, ben mi koymuştum, ne zaman ve niye, ben değilsem kim koydu gibi bir sürü soru var kafamda hâlâ. Orient anne ve babam, 1992 yılının ağustosunda kemeraltının meşhur karagöz saatçisinden aldılar bu saati. 22 ayar altın kaplama olduğunu söyleyen satıcı (o günkü parayla) sekizyüz bin lira istemiş, pazarlıkla altıyüz elli bin liraya bağlamıştı babam. o tarihte benim için öylesine büyük paraydı ki bu, yerlerinde olsam, bu saat...