Kayıtlar

meslek aşkı

Resim
oraya buraya çiziktirdiğim notları toplamazsam kaybolup gidecekler. arşiv etiketi altında topladığım yazılar, genellikle bu tür notlardan oluşuyor. bu yazının italikle alıntıladığım kısmı da onlardan biri. kalanı, yeni mahsül... tam mevsim geçişiydi. önce müthiş bir halsizlik ve yorgunluk hissettim, derken hastalık ve yatak... öyle bir yatış ki başımı kaldıramamacasına. başucumda orhan kemal’in günlüğü, yazmak doludizgin . ferim geldikçe birkaç sayfa ilerliyorum. sonra başım tekrar düşüyor. sonraki yıllarda da kullanmaya devam ettiğim bir cep ajandasının 29 nisan tarihli sayfasına orhan kemal’in doludizgin’deki üslubuna benzetmeye çalışarak düştüğüm şu satırlarda, ağır geçen hastalığın tesiriyle mi yoksa gerçekten öyle hissettiğim için mi bu kadar kötümserdim acaba? birkaç gündür hastayım. önceden bilet almamış olsam, enis fosforoğlu’nun yeni oyununa (herkes mi hırsız) giderim yok. gittim. biraz yoruldum. ama iyi geldi. cıvıl cıvıl çocuklar, çocuklara ve mesleğine âşık bir öğre...

şah-ı mütercim

o yaz, stoktaki bütün çizgi romanları devirdikten sonra ne okusam diye aranırken, kapağı yırtılmış bir ingilizce-türkçe gramer kitabı elime geçti. yıllar sürecek ingilizce öğrenme maceram, adını ve yazarını dahi bilmediğim bu kitapla başladı diyebilirim. galiba ilkokul sondaydım. ortaokul ve lise yıllarımın ingilizce dersleri ekseriyetle boş (öğretmensiz) geçtiğinden, o kitap uzun yıllar bana kılavuzluk etmeye devam etti. şehre gittikçe aldığım ingilizce gazeteyi aylarca hatmeder, birşeyler anlamaya çalışırdım. tıpkı kuran, osmanlıca va bağlama gibi ingilizceyi de kendi gayretlerimle öğrendim. bu hiç yardım almadım anlamına gelmiyor. altı yıllık ortaöğrenim hayatım boyunca iki, iki buçuk yıl kadar ingilizce dersi almışlığım var. üniversite son sınıfta akademik (ingilizce) metinlerin çözümlemesine yönelik bir kursa gittim ve çok faydalandım. (o düzeyde bir kursa devam edebildiğime göre, kendime iyi bir temel oluşturmuşum demek ki) istanbula geldikten sonra da toplam dört kurluk i...

hasbihal

yazmayalı epey olmuş… bu süre zarfında boş mu durdum? hayır… üç-beş satır da olsa yazamayacak kadar dolu muydum? yine hayır. yeri gelmişken söyleyeyim. yazıp da bilgisayara geçirmediklerim var, geçirip de yayınlamadıklarım, başlayıp da bitirmediklerim, bitirip beğenmediklerim.... lakin madem burayı bir idman sahası ve fidanlık olarak gördüm, ihmal etmemem, yazmam gerekirdi. sessiz kaldığım dönemde yaptığım işlerden bir kısmının ipuçlarını vermiştim aslında. tashih, tertip ve tanzim (dizgi ve editörlük) derken neşriyata merak sardım. son dönemde aksatsam da, hür fikirlerde yazıyordum zaten. murphy’den yaptığım çeviriyi tamamlayıp yayınevine teslim edince, tek kitapla da olsa mütercim sıfatını kazanmış oldum. devamı gelir ve gelecek inşallah. son dönemde vaktimi en çok alan şey ise, yıllar sonra döndüğüm yüksek tahsil. korona musibetinin hem iş hem tahsil hayatını kesintiye uğratması, ne zamandır ihmal ettiğim şeylere dönme fırsatı verdi bana. işbu yazıyı biraz da koronaya borçlus...

yanlış bilinen kapitalizm

- Bu kitaplardan hangisini çevirmek istersin? diye sorduğu günü hatırlıyorum. Elinde iki kitap vardı. Biri düz lacivert kapaklıydı ve gayet oturaklı görünüyordu. Diğerinin kapağı yeşil-beyaz ve resimliydi. İç sayfalarda tablolar ve bol sayıda kutucuk vardı. Diğerine nispetle tercümesi daha kolay göründüğü için ikincisini seçsem de, çevirebilir miyim ki demekten kendimi alamadım. Niye çeviremeyecekmişim ki? Hem ne zaman sıkışırsam, ona başvurabilirmişim. Nitekim öyle de oldu. Kitap ebadındaki bu ilk tercümemi baskıdan önce gözden geçirdi. Bazı yerlerde düzeltme istedi, bazılarını bizzat düzeltti. Bu tercümenin ortaya çıkmasında büyük payı var Atilla Yayla Hoca’nın. Aklımın ucundan dahi geçmeyen bir alana, çeviri işine onun tavassutu ve müzaheretiyle girdim. Kitabın takdimini o yazsa, eminim bunlardan bahsetmeyecek, uzun uzadıya bahsedilmesinden de hoşlanmayacaktı. Bir orta yol bulmak adına, takdimi ben yazdım ve her fırsatta tekrarladığı gibi, ‘insan sadece öfkesinde ve yergisin...

Seçimler: Beka meselesi mi?

Çok partili hayata 1946’da geçtiğimizi sananların tarih algısı, besbelli ki ‘cumhuriyet’le sınırlı. Cumhuriyetten önce de siyasî partilerin olduğunu ve seçimlerin yapıldığını ya bilmiyor yahut bilmezden geliyorlar. Siyasî tarihimizin ilk seçimi 1876’da, birden çok partinin katıldığı ilk seçim ise 1908’de yapıldı. İnkıtaya uğrasa da, bir asrı geçkin bir seçim ve siyasî parti kültürümüz var. 1876-1946 arasında yapılan bütün seçimler iki dereceli idi. Müntehib-i evvel adı verilen ilk seçmenler (oy verme salâhiyetine sahip vatandaşlar), bir ‘seçici kurul’ mantığıyla çalışan müntehib-i sânileri seçiyor, müntehib-i sâni adı verilen ikinci seçmenler ise milletvekillerini belirliyordu. Seçenle seçilen arasındaki ara kademeyi ortadan kaldıran 1946 seçimleri, aynı zamanda Cumhuriyetin ilk çok partili seçim tecrübesiydi de. Çiçeği burnundaki muhalefet partilerinin yeterli zaman ve propaganda imkânı bulamadığı bu baskın seçimde açık oy, gizli tasnif gibi ayyûka varan hukuksuzluklar yaşan...

Müslüm ve Freddie Mercury: İki Göçmenin Hikâyesi

İstanbul’un tahtını koruduğu, ancak diğer illerle mesafesinin bu kadar açılmadığı yıllarda, sadece bereketli topraklarıyla değil sermaye birikimi, ticarî ve sınaî kapasitesiyle de müthiş bir çekim merkeziydi Adana. Öyle ki Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birini bu şehirde kuran Sabancı ailesi bile Talas’tan (Kayseri) gelip Adana’ya yerleşmişti. Göçmendiler. Farklı coğrafyalardan kopup emeğine, sermayesine ve talihine güvenerek bu şehre gelen insanlar Adana’ya ve ekonomisine nasıl dinamizm katıyorsa, iktisadî hayattaki canlılık da şehrin kültürünü, sanatını ve eğlence hayatını öyle besliyordu. Orhan Kemal, bu toprakların çocuğuydu meselâ. Adına (hususî) bir kanun çıkartılacak kadar özel bir yetenek olan Suna Kan da, müzik tahsilini ilerletmek için küçük yaşta önce Ankara’ya, sonra yurt dışına gitmiş bir Adanalıydı. Hayatında ve ikbalinde önemli yer tuttuğu halde, Adanalı olmayan isimler de var: Yaşar Kemal, Yılmaz Güney ve Muzaffer İzgü gibi. Yolu Adana’dan geçen bir başka i...

anayasal gelişme tezleri

Bülent Tanör, kendi verdiği doktora derslerinde de takip ettiği bu kitabında “niçin bu anayasa?..” yada “nasıl bir anayasa?..” sorularına cevap arayanların düşüncelerini derli toplu bir biçimde sunmayı amaçlıyor. Fazla ayrıntıya girmeden, konunun sadece ana hatlarını ve özünü vermeye çalışan başarılı bir çalışma olduğu söylenebilir. İncelenen tezlerin Kemalist, Gelenekçi-İslamcı, Popülist ve Sosyalist olmak üzere dört ana kategoriye ayrılması, takibi daha kolay bir yol haritası sunması bakımından iyi bir çıkış noktası oluşturmuş. Ne var ki görüşleri incelenen kişilerin bu dört kategoriden biri ile irtibatlandırılarak A kişisinin Kemalist, B kişisinin İslamcı, C kişisinin popülist… olarak takdim edilmesi, okuyucunun bu isimlere peşin hükümlü olarak yaklaşmasına da yol açabiliyor. Kitabın zayıf noktası da bu bana göre: yazarın, tasvip etmediğini anladığımız görüşlere karşı zaman zaman tarafsızlığını kaybetmesi… Yazarın tarafsızlığını kaybettiği satırlarda kullandığı dil yaln...